İklim Öfkesi
Naomi Klein / 11 Kasım 2009 / http://www.naomiklein.org/articles/2009/11/climate-rage
Dünyayı kurtarmak için son bir şans – bu bir kaç aydır, Aralık başında Kopenhag’da başlayacak olan Birleşmiş Milletler iklim değişikliği zirvesine atfedilen isim. 192 ülkeden temsilciler sonunda küresel sıcaklıkların felaket seviyelerine ulaşmasını engellemek için bir anlaşma yapacaklar. Başkan Obama’nın iklim başdanışmanı, Todd Stern şöyle demişti zirve için: “Aynen eski çizgi romanlardaki gibi dünyayı tehdit eden bir tehlikeye karşı ortak hareket etme imkanımız var” ve şöyle devam etmişti: “Bu bir meteor veya uzaylı istilası değil ama gezegenimize, toplumumuza, çocuklarımıza ve onların çocuklarına zararı en az o kadar büyük olacak”.
Bu konuşma geçtiğimiz Mart ayındaydı. O günden beri, sağlık reformu üzerinde bitmek bilmeyen kavga, başkanın iklim değişikliği konusundaki momentumunu aldı götürdü. Şimdi Kopenhag toplantısı, ABD Kongresinden çok zayıf bir iklim kanun tasarısı bile geçmeden başlamak üzereyken, ABDli politikacılar çoktan o süperkahraman benzetmelerini bıraktılar ve iklim zirvesinde ciddi bir anlaşmaya varma yönünde beklentileri azaltmak için ortalığı karıştırmaya başladılar. ABD Enerji Bakanı Steven Chu şimdi şöyle diyor: “Bu sadece bir toplantı, bir ya hep ya hiç meselesi değil.”
Hükümetlerin harekete geçeceğine olan inanç azaldıkça, bir diğer taraftan iklim aktivistleri Kopenhag’a değişik bir fırsat olarak başka bir önem aftediyorlar. Dünya tarihindeki en büyük çevre toplantısı olma yolunda olan bu zirve, karbon offsetleri ve emisyon ticareti gibi iş dünyası-dostu yarım yamalak önlemlerden politik arenayı geri alıp, bazı etkili ve ortak akla yatkın önerileri – daha fazla kirlilik içeren karmaşık piyasalar üretmeyi içermeyen, kömür ve petrolü toprağın altında tutmayı hedefleyen çözümler – gündeme getirme şansı sunuyor.
Bunlar arasında en akılcı ve umut verici olanı – en tartışılır olanı olduğunu söylemeye gerek bile yok – “iklim borcu” kavramı, yani zengin ülkelerin iklim krizi sebebiyle fakir ülkelere zarar tazminatı ödemesi gerektiği fikrini içeriyor. İklim değişikliği aktivizmi çağında, bu hem söylem hem de içerik anlamında dramatik bir dönüşüme işaret ediyor. Amerikan çevreciliği küresel ısınmaya farklılıkları aşan bir oldu olarak bakmaktadır: Hepimiz bu kırılgan mavi gezegeni paylaşıyoruz ve bu yüzden onu kurtarmak için hep birlikte çalışmalıyız. Öte yandan Latin Amerika ve Afrika hükümetlerinin koalisyonu iklim borcu kavramının esasında farklılıklara vurgu yaptığını ve böylelikle iklim krizine neden olanlarla (gelişmiş ülkeler) bunun en kötü etkilerine maruz kalanlar (gelişmekte olan ülkeler) arasındaki adaletsiz uçurumun kapatılmasını sağlayacağını belirtiyor. Dünya Bankası’nın baş ekonomisti, Justin Lin bu denklemi açıkça şöyle dile getiriyor: Küresel ısınmanın neden olacağı zararın “yaklaşık yüzde 75-80’i gelişmekte olan ülkelerde hissedilecek, hem de seragazı salımlarının sadece üçte birine neden olmalarına rağmen”.
İklim borcu kavramı, hesabı kimin ödeyeceği ile ilgili bir kavram. Bu önerinin arkasındaki yerel katılımcı hareket, daha kin dolu bir ekolojiye uyum sağlamanın tüm bedelinin – daha güçlü deniz koruma duvarlarından daha temiz ve pahalı teknolojilere kadar – bu krizi yaratanların sorumluluğu olduğunu söylemekte. İklim tazminatını gündeme taşımak için eylemler düzenleyen Jubilee South’un koordinatörlerinden biri olan Lidy Nacpil: “Şu anda ihtiyacımız olan şey birşey için yalvarmak değil, tam tersi bize ödenmemiş olan bir borcu istemektir, çünkü kendimizin yaratmadığı bir kriz ile boğuşuyoruz” diyor ve ekliyor: “İklim borcu bir hayırseverlik meselesi değildir.”
Son yıllarda kuraklık sebebiyle en az 5 milyon küçükbaş ve büyükbaş hayvanını kaybeden Kenya’daki Masai kabilesinin savunuculuğunu yapan Sharon Looremeta bunu daha katı bir şekilde iletiyor. “Masai toplumu 4×4’ler sürmüyor veya tatile uçakla gitmiyor. İklim değişikliğine biz neden olmadık ama bunun acılarını çekenler bizleriz. Bu adaletsizliktir ve hemen şimdi durdurulmalıdır.”
İklim borcunu savunanlar, iklim değişikliğiyle ilgili pek çok tartışmada olduğu gibi ortak bir konudan başlıyorlar söze: bilim. Sanayi Devriminden önce, atmosferdeki karbon dioksit yoğunluğu – küresel ısınmanın ana nedeni – milyonda 280 parça (ppm) civarındaydı. Bugün bu seviye 387 ppm’e ulaşmış durumda – yani güvenli limitlerin çok üzerinde – ve halen artmaya devam etmekte. Dünya nüfusunun yüzde 20’sini oluşturan gelişmiş ülkeler, şimdiye kadar atmosferin dengesini bozan tüm seragazlarının yüzde 75’ini kendileri ürettiler. (Tek başına dünya nüfusunun aşağı yukarı yüzde 5’ini oluşturan ABD, tüm salımların yüzde 25’ini tek başına gerçekleştiriyor.) Diğer yandan Çin ve Hindistan gibi gelişmekte olan ülkelerin halihazırda büyük miktarlarda karbon dioksit salımı yapmalarına rağmen bunun temizlenmesinde eşit bir sorumluluğa sahip olmadığı çünkü krize sebep olan 200 yıllık kümülatif salımlarda sorumluluklarının çok az olduğu belirtiliyor.
Latin Amerika’da solcu ekonomistler uzun süre boyunca Batılı güçlerin kolonilik dönemlerindeki toprak işgalleri ve doğal kaynak sömürüsü sebebiyle genişce tanımlanan bir ekolojik borç yarattıklarını belirtmişlerdir. Öte yandan kimin ne zaman ve ne kadar seragazı salımı yaptığını bilmemizi sağlayan yeni araştırmalar sayesinde iklim borcuyla ilgili öne sürülen argümanlar daha sağlam bir hale geliyor. Oxfam’ın deneyimli iklim danışmanı Antonio Hill şöyle diyor: “ Heyecan verici olan şu ki bunun üzerine gerçek rakamlar koyabiliyoruz. Ton karbondioksit birimi cinsinden ne kadar salım yapıldığını hesaplayabiliyor ve bir bedel çıkarabiliyoruz.”
Eşit öneme sahip bir başka konu ise bu fikrin, aralarında ABD’nin de bulunduğu 192 ülkenin onayladığı Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nde de desteklenmesi. Bu çerçeve sadece “tarihsel ve şu anki küresel salımlarda en büyük payın gelişmiş ülkelere ait” olduğunu belirtmekle kalmıyor, aynı zamanda bu problemi çözmek için yürürlüğe konulacak çabaların “eşitlik ve ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar” temelinde olması gerektiğini de belirtiyor.
Tazminat hareketi, Dünyanın Arkadaşları’ndan (Friends of the Earth) Dünya Kiliseler Birliği’ne pek çok çeşitli uluslararası kuruluşu, pek çoğu bu çağrıyı yapan Üçüncü Dünya Ağı’nda (Third World Network) etkili iklim bilimciler ve politik ekonomistler ile biraraya getirdi. Yakın bir zamana kadar ise, hiç bir hükümet Kopenhag’da varılacak bir anlaşmanın iklim borcu kavramını içermesi için bastırmıyordu. Bu durum, Haziran ayında Bolivya’nın baş iklim müzakerecisi Angelica Navarro’nun Almanya’nin Bonn kentindeki BM iklim müzakerelerinde söz alması ile değişti. Sadece 36 yaşında olan Navarro basit bir siyah kazakla orada olmasına rağmen, oturumdaki bürokratlar ve memurlardan çok dışarıdaki hippilere benziyordu. Salımlar hakkında bilimin son verileriyle, eriyen buzulların Bolivya’nın iki şehrinin su sistemini nasıl tehdit ettiğini birlikte sunan Navarro, neden gelişmekte olan ülkelere iklim krizi için bu borcun ödenmesi gerektiğini açıklayan bir dizi neden sundu.
Kalabalık toplantı salonunda söz alan Navarro şunları söyledi: “Küçük adalarda, en az gelişmiş ülkelerde, Brezilya, Hindistan ve Çin’deki kırılgan topluluklarda ve dünyanın her yerinde – neden olmadıkları bir sorundan ötürü çile çeken insanlar var.” Buna ek olarak git gide daha kin dolu hale gelen bir iklimde Bolivya gibi ülkeler, zengin ülkeler gibi ucuz ve kirli enerji kaynaklarıyla ekonomik büyüme sağlayamayacaklar – diğer bir taraftan ise rüzgar ve güneş enerjisi gibi yenilenebilir enerjilere geçişin ağır bedellerini de kaldırabilecek konumda değiller.
Navarro’nun belirttiğine göre çözüm üç ayaklı. Zengin ülkeler, değişen iklime uyum sağlamak için gerekli masrafları karşılayacak bedelleri ödemeliler, atmosferi gelişmekte olan ülkelerin de kullanımı için de imkan bırakacak şekilde salımlarında gerekli ciddi azaltımları yapmalı ve Üçüncü Dünya’ya fosil yakıtları atlayıp, direk olarak temiz alternatiflere geçebilmeleri için finansman sağlamalıdır. Navarro sözüne şöyle devam etti: “Sadece gelecekte bir noktada bize teknoloji sunulacak sözünü takip ederek atmosferdeki haklı payımızdan vazgeçemeyiz ve geçmeyeceğiz.”
Bu konuşma dünyanın dört bir yanından aktivistleri harekete geçirdi. Geçtiğimiz aylarda Sri Lanka, Venezuela, Paraguay ve Malezya hükümetleri iklim borcu kavramını desteklediklerini belirttiler. 240’dan fazla çevre ve kalkınma organizasyonu zengin ülkelerin iklim borçlarını ödemeleri için bir çağrıya imza attı ve dünyanın 49 en az gelişmiş ülkesi bir müzakere bloğu olarak bu talebi Kopenhag’a taşıyacak.
“Eğer seragazı salımlarını önümüzdeki on yılda azaltacaksak, tarihte şimdiye dek olduğundan çok daha büyük toplumsal hareketlere ihtiyacımız var” diye ekledi Navarro konuşmasının sonunda. “Gezegen için bir Marshal Planı’na ihtiyacımız var. Bu plan daha önce görülmemiş ölçülerde finansman ve teknoloji transferi sağlamalı. Her ülkeye teknolojiyi ulaştırarak salımları azaltırken insanların hayat kalitesini de arttırmalı. Bunun için sadece on yılımız var.”
Hem de oldukça pahalı bir on yıl. Dünya Bankası, iklim değişikliklerinden gelişmekte olan ülkelerin payına düşen bedeli – kuraklıktan ve selden etkilenen ürünlerden sivrisinek dolu sulardan yayılan sıtmaya kadar – yılda 100 milyar ABD doları kadar yüksek bir seviyede hesaplıyor. Ve bir grup Birleşmiş Milletler araştırmacısına göre yenilenebilir enerjilere transfer daha da fazlaya malolacak: önümüzdeki on yılda her yıl 600 milyar ABD doları.
Kamu parasının dünyanın en zengin finansal kurumlarının ayakta tutulması için kullanıldığı son banka batma vakaalarından farklı olarak, iklim borcu için harcanacak olan para tüm gezegeni kurtarmak için gerekli bir küresel çevre dönüşümünü ateşleyecek. Bunun en heyecan verici örneklerinden biri hali hazırda Ekvator’un Yasuni Milli Parkı’nı korumak için sarfedilen çaba. Amazon yağmur ormanlarının bu olağanüstü köşesi, pek çok yerli kabileye, inanılmaz sayılarda, az bulunan ve egzotik hayvan türüne ve tüm Kuzey Amerika’da bulunan ağaç türlerini 1 dönümde barındıracak kadar geniş bir biyoçeşitliliğe sahip. Olay şu ki bu hayat karmaşasının tam altında yaklaşık 7 milyar ABD doları değerinde toplam 850 milyon varil petrol yatıyor. Bu petrolün yakılması – ve bu petrole ulaşmak için ormandaki ağaçların kesilmesi – atmosfere ilave bir 547 milyon ton karbon dioksit salımına neden olacak.
İki yıl önce, Ekvator’un merkez-sol cumhurbaşkanı, Rafael Correa, petrol üreten bir ülkenin lideri olarak çok az rastlanılan bir şey söyledi: Petrolü toprağın altında tutmak istiyordu. Öte yandan,bu karbonun atmosfere salınmamasına karşılık nüfusun yarısının yoksulluk içinde yaşadığı Ekvator’a zengin ülkeler “tarihsel ve bugünkü seragazı emisyonlarından doğan orantısız zarar” için bir tazminat ödemeli. Bütün bedeli bile istemedi, miktarın sadece yarısını talep etti. Ve bu parayı da Ekvator’un güneş ve jeotermal gibi alternatif enerji kaynaklarına yönelmesinde kullanacağını açıkladı.
Çoğunlukla Yasuni’nin güzellikleri sebebiyle bu plan, geniş uluslararası bir destek buldu. Almanya 13 yıl için yılda 70 milyon ABD doları ödemeyi önerdi ve pek çok diğer Avrupa hükümeti de buna katkıda bulunma yönünde niyet beyan ettiler. Eğer Yasuni kurtulursa, bu iklim borcu kavramının sadece daha fazla yardım almak için kılık değiştirmiş bir dalavere olmadığını da gösterecek – dahası bu önerinin şu ana kadar elimizde olanların tümünden daha güvenilir bir çözüm olduğunu gösterecek. “Bu girişim başarmak zorunda” diyor Amazon Watch’ün yöneticisi, Atossa Soltani ve ekliyor: “Diğer ülkeler için bir model oluşturabiliriz.”
Aktivistler, eğer gelişmiş ülkeler iklim borçlarını öderlerse mümkün olacak bir dizi diğer büyük yeşil inisiyatife dikkat çekiyorlar. Hindistan’da, biyokütle ve güneş enerjisi ile çalışan mini enerji santralleri, halihazırda elektriksiz yaşayan 400 milyon Hintlinin pek çoğuna düşük karbonlu elektrik ulaştırabilir. Kahire’den Manila’ya kadar pek çok şehirde, bazı bölgelerde çöplükte birikerek veya yakılarak gezegeni ısıtan kirliliği yayan evsel atıkların yüzde 80’ine kadarını geri dönüştüren fakir atık toplayıcısı ordularına finansal destek verilebilir. Daha geniş çapta, gelişmekte olan ülkelerdeki termik santraller varolan teknolojiler ile daha verimli hale getirilerek, salımları üçte birine indirilebilir.
Öte yandan iklim tazminatlarının elle tutulur olabilmesi için, varolan uluslararası yardım sisteminin dışında yer almaları gerektiği konusunda savunucular ısrarlı. İklim parası kolayca halihazırda yürütülen ilkögretime destek, HIV/AIDS’in önlenmesi gibi kalkınma yardımı programlarından yönlendirilemez. Dahası bu fonlar kredi olarak değil hibe olarak sağlanmalı çünkü gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaç duyacağı en son şey biraz daha borca girmek. Buna ilaveten, bu para kendi Batılı gündemlerini bastırmak için göstermelik projeler yapan Dünya Bankası veya USAID gibi olağan şüphelilerce değil gelişmekte olan ülkelerin nasıl harcandığı üzerinde söz sahibi olacağı Birleşmiş Milletler iklim sözleşmesi aracılığıyla dağıtılmalı.
Bu tip garantiler olmadan, tazminatlar anlamsız olacaktır – ve tazminatlar olmadan, Kopenhag’daki iklim görüşmeleri büyük ihtimalle çökecektir. Göründüğü üzere, ABD ve diğer Batılı devletler Çin ve Hindistan gibi gelişmekte olan ülkelerle herkesin kaybedeceği bir korkaklık yarışındalar: Başkaları azaltmadığı ve uluslararası raporlama sağlamadığı sürece salımlarımızı azaltmayı reddediyoruz ve onlar da zengin ülkeler öncelikle salımlarını kesmedikçe ve kendilerinin iklim değişikliğine uyum sağlaması ve temiz enerjiye geçmeleri için gerekli finansmanı sağlamadığı sürece kımıldamayı reddediyorlar. Güney Afrika’nın en üst düzey çevre yetkililerinden biri bunu “Para yoksa anlaşma da yok” şeklinde söze döküyor. Afrika Birliği adına konuşan Etiyopya Başbakanı Meles Zenawi ise şunu belirtiyor: “Eğer gerekirse, toplantılardan çekilmeye hazırız.”
Geçmişte, Başkan Obama iklim borcunun üzerine kurulduğu prensibi farketmişti. Eylül’de Birleşmiş Milletler’deki konuşmasında şöyle demişti: “Evet, geçtiğimiz yüzyılda iklimimize zararın büyük kısmını veren gelişmiş ülkeler başı çekmek konusunda halen sorumluluk taşıyor” ve eklemişti: “Bu gelişmekte olan ülkelerin iklim değişikliğinin etkilerine uyum sağlamaları ve düşük karbonlu bir büyüme izlemeleri için finansal ve teknik destek sağlamak bizim sorumluluğumuz.”
Yine de Kopenhag yaklaştıkça, ABD’nin müzakere pozisyonu sanki 200 yıllık salım fazlası hiç olmamış gibi davranıyor. ABD’nin baş iklim müzakerecisi Todd Stern, Çin ve Afrika’nın gelişmiş ülkelerin yıllık iklim finansmanı için 400 milyar ABD doları ödemesi önerisiyle “vahşi bir şekilde gerçekci değil” ve “gerçekle yakından uzaktan alakası yok” diyerek alay etti. Öte yandan, 22 milyar ABD doları öneren Avrupa Birliği’nden farklı olarak masaya alternatif rakamlar da koymadı. ABD’li müzakereciler, daha da ileriye giderek ülkelerin düzenli olarak taahhüt partileri düzenleyerek iklim borcuna para aktarabilecekleri bir sistem ile finansmanı bir görev olarak değilde küstahlık vesilesi olarak gördüğünü göstermiş oldular.
Ama iklim değişikliğinin yüksek bedelini ödemekten kaçınmanında kendi başına ağır bir bedeli var. ABD ordu ve istihbarat teşkilatları günümüzde küresel ısınmayı bir ulusal güvenlik tehdidi olarak algılıyorlar. Deniz seviyeleri yükseldikçe ve kuraklıklar yayıldıkça, dünyanın en fakir ülkelerinde gıda ve su için rekabet sadece daha da artacak. General Anthony Zinni tarafından yönetilen Donanma Analizleri Merkezi’nin 2007 tarihli bir raporuna göre bu bölgeler “savaş tanrıları, ayaklanmalar ve istikrarsızlıklar için üreme sahaları olacak”. Açlık ve çatışmadan kaçan milyonlarca iklim mültecisini önlemek için, 2003’te Pentagon’un yayınladığı bir rapora göre ABD ve diğer zengin ülkeler toprakları etrafında güvenlik duvarları oluşturmalı.
Kendimizin yarattığı bir sorundan kaçmak için yüksek teknolojili güvenlik duvarları inşa etmenin ahlaki boyutunu bir kenara koyacak olursak, bu duvarlar ve doğal kaynakları tüketmek ucuza malolmayacak. Ve iklim borcumuzu ödemediğimiz takdirde, kendimizi büyük ihtimalle iklim öfkesiyle dolu bir dünyada bulabiliriz. Senatör John Kerry’nin yakın zamanda farkettiği gibi “Özellikle, ülkeleri salımlarımızın bedelini ödeyen ülkelerin diplomatlarının patlamaya hazır öfkelerini duymaya başladık. Size kendi tecrübemden bahsedebilirim: Bu durum gerçek ve yaygınlaşıyor. Bunun nasıl hastalıklı, tehlikeli ve kırılgan bir anti-Amerikancılığa dönüşeceğini görmek pek de zor değil. Ve bu da başlı başına bir tehlike. Unutmayın: İklim değişikliğinden en az sorumlu yerler – ki bunun etkileriyle başa çıkmak için de en az hazırlıklı olanlar yine bu yerler – en kötü etkilenenler arasında olacak.”
Bunlar kısaca iklim borcu kavramı tarafında olan argümanlar. Gelişmekte olan ülkeler, kuzeyli komşularından, bizim hükümetlerini devirme, ülkelerini işgal etme ve doğal kaynaklarını tarumar etme eğilimimizle beraber nefret etmek için yeterli sayıda sebebe sahipler. Öte yandan daha önce hiç bir zaman zengin ülkelerde yaşayan insanların olası bir iklim felaketini engellemek için küçük fedakarlıklar yapmaları politik olarak bu kadar yakıcı olmamıştı. Bangladeş’te, Bolivya’da, Kuzey Kutbu’nda, bizim iklim kirliliğimiz direk olarak insanların yaşam biçimlerinin yok olmasına sebep oluyor – ve biz bu gerçeğe rağmen bunları yapmaya devam ediyoruz.
Sınırlarımız dışından iklim krizi Todd Stern’in hayal ettiği gibi Dünya’yı tehdit eden bir meteor veya uzaylı istilası gibi görünmüyor. Bunu yerine zenginin fakire karşı yürüttüğü uzun ve sessiz bir savaş görünümünde. Ve bu yüzden, Kopenhag’da ne olacağından bağımsız olarak, fakirler haklı tazminat taleplerini dillendirmeye devam edecekler. “Bu zengin dünyanın yarattığı zararın sorumluluğunu üstlenmesidir” diyor yakın zamanlarda konuya eğilen kurumlardan ActionAid ABD’nin politika analisti Ilana Solomon ve ekliyor: “Bu para iklim değişikliğinden etkilenen fakir topluluklara ait. Bu onların tazminatı.”
Çeviren: Ethemcan Turhan
Scridb filter


12. Kas, 2009 











Comments are closed.