Üzüntülerini Anlıyorum Ama…

“Üzüntülerini paylaşıyorum ama henüz Karanlık Dağ’a tırmanmaya hazır değilim”

George Monbiot

guardian.co.uk, 10 Mayıs 2010 Pazartesi

Ekonomik büyümeyi savunanlar genelde çevreyi koruma işini yalnızca zengin ülkelerin becerebileceğini iddia ederler. Ne kadar büyük bir ekonomi, kirlilikle mücadele, yeni enerji formlarına yapılacak yatırım, vahşi yaşamı korumaya ayrılacak o denli çok para demektir onlara göre… Sadece zenginler sürdürülebilir yaşayabilir.

Geçtiğimiz günlerde (aslında halen) Meksika Körfezi’nde ortaya çıkan korkunç çevre felaketini duymuş ya da görmüş herhangi birisi için üstteki iddia ile ilgili ciddi şüphelere sahip olmak oldukça haklı nedenlere dayanabilir. Dünyanın en zengin ülkesi, Deepwater Horizon petrol sızıntısını önleyebilecek herhangi bir kural koymamayı seçmişti ve bunun sebebi, bu tarz kuralları daha varlıklı olabilmesinin önünde bir engel olarak görmesiydi. Talep edilen ekonomik büyüme ve bunun için gereken petrol miktarı, şirketleri riskli yerlerde petrol kuyuları açmaya itti.

Fakat bu felaket –kendi kendine hizmet eden hiçbir şey olduğu için- Bereket Boynuzu Tezi’ni görmezden gelmek için yeterli değil. Ulusal Bilim Akademisi (NAC) tarafından yayınlanan yeni bir makalede 2000 – 2005 yılları arasında sınırları içerisinde en fazla orman arazisi bulunduran ülkelerde ormansızlaşma oranı hesaplandı. En düşük oran Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ne aitti. En yüksek oran ise (odunculuk ve yangınlar sebebi ile) Birleşik Devletler’de… Amerika Birleşik Devletleri’nin orman kaybı (son 5 yılda toplam ormanların %6’sı) Endonezya’nınkinden neredeyse iki kat, Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nden ise 10 kat daha hızlı oldu. Neden? Çünkü bu fakir ülkelerde bu yıkıcı faaliyetlere yatıracak çok az para mevcuttu.

Varlıklı ülkeler sadece kendi kaynaklarını yağmalamakla kalmıyorlar. Nijerya ve Ekvador’daki petrol endüstrisi sadece o ülkelerin talepleri doğrultusunda değil, zengin ve petrole susamış ülkelerin talepleri doğrultusunda büyüyor. Endonezya’daki ormansızlaşma, zengin ülkelerin bitmek tükenmek bilmeyen kereste ve palmiye yağı talebinden, Brezilya’daki ise “aç” İngiltere’nin kereste ve hayvan yemi ihtiyacı yüzünden artıyor.

The Guardian’ın karbon sayacı, Birleşik Krallık’ta yaşayan bizlerin tüketim alışkanlıklarımızın iklim değişikliği üzerindeki etkisini çok hafife aldığımızı ortaya çıkarttı. Bunun sebebi ise resmi rakamlarda dışsallaştırdığımız (Örnek: bizim pazarımız için mal üreten ülkelerde ortaya çıkan salımlar vb…) sera gazı salımlarının hesaba katılmıyor olması. Ulusal Bilimler Akademisi tarafından yapılan yakın tarihli bir başka araştırma Birleşik Krallık’ın satın aldığı mallar yüzünden dolaylı olarak her yıl net 253 milyon ton karbon dioksit ithal ettiğini ortaya koymakta. Eğer bunları hesaba katacak olursak, son hükümetin yaptığı 1990’dan bu yana salımların azaldığı yönündeki açıklama doğru olmaktan çok uzak…Aslında salımlarımız arttı. Ve daha varlıklı olmak için çevreyi mahvediyoruz.

Tam da bu noktada “Karanlık Dağ Projesi”, çevreci hareketler içerisinde hızla yayılan bir fikir olarak dikkate değer bir proje olarak karşımıza çıkıyor.

Ana fikir şu: kapitalizm, yeşilleri emdi, bitirdi! Proje, çevrecilerin artık doğayı insan etkilerinden korumanın yollarını aramak yerine insan medeniyetini –zengin ülkelerin insanları olan bizlerin hakkımız olduğunu iddia ettiğimiz- şimdiki konfor seviyesinde nasıl devam ettirebilecekleri üzerine kafa yormaktalar.

Bugünün yeşilleri, gezegenimizi tüketen kültürün devamlılığını sağlamayı hedefliyorlar. Bunu eski kirlilik yaratan teknolojilerin yerine yenilerini koymayı isteyerek yapıyorlar: rüzgar çiftlikleri, güneş paneli orduları, dalga makineleri… Yani şimdiki vahşi yaşamı daha da mahvedebilecek teknolojiler istiyorlar! Doğaya karşı olan tüm duygularını yitirmişler. Büyük bir sorunu sadece bir mühendislik problemine indirgiyorlar. Biyosferi korumaları gerektiğini unutmuşlar, onun yerine endüstriyel medeniyeti kurtarmaya çalışıyorlar.

Bu görev, Karanlık Dağ Projesi kurucularından Paul Kingsnorth’un inandığı üzere nafile bir görev: “Bildiğimiz anlamı ile medeniyet sınırları çoktan zorladı, duvara en son hızla toslayacak ve bunu durdurmak için artık çok geç.”. Bu konuda bir müzakere etmek söz konusu olmadığı gibi, “Güvendiğimiz ve sırtımızı dayadığımız bu ekonomik düzen çökmeden evcilleştirilemez, çünkü işlemesi için sürekli olarak büyüme gerekiyor.”. Medeniyetimizin yarattığı etkileri azaltmaya çalışmak yerine “bu sistemin çöküşünden nasıl bir ders alabileceğimizi ve bundan sonra nasıl yaşamamız gerektiği üzerine kafa yormalıyız. Görevimiz önümüzdeki bu çöküşü olabildiğince hafif atlatmak için elimizden gelenin en iyisini yapmak ve bu süreçte insanlığı doğa içerisinde doğru konumlandıracak yeni mitler yaratmaktır.”

Tüm bunlardaki –az ya da çok- doğruluk payı, bu yazıyı yazmam ve bu fikirleri savunmamın altında yatan sebepleri oluşturuyor. Medeniyete giden yolda bir şeyler kayboldu sanki. Tüm bu tablolar, grafikler arasındaki politik ve ekonomik açıdan işleyebilen çözümleri acizce ararken doğa sevgisini unuttuk ve aslında acizliğimiz buradan doğuyor.

Fakat ben Karanlık Dağ’ın talep ettiği sıçramayı yapamam. Projenin vizyonu ile ilgili birinci temel problem şu: endüstriyel medeniyetimiz projenin önermesinde olduğundan çok daha esnek. Karanlık Dağ hareketinin bu hafta yayınlayacağı ilk kitabının açılış makalelerinden birinde John Michael Greer, konvansiyonel petrol arzının 2005’te tepe noktasına vardığını ve doğal gaz talebinin 2030’da, kömürün ise 2040 gibi tepe noktasına ulaşacağını belirtiyor.

Önümüzdeki birkaç yıl içerisinde petrol arzının düşebilme ihtimaline kendimi hazırlamışken kömürle ilgili tahminlerini tam anlamıyla atmasyon olarak nitelendiriyorum. Sonuncu ENDS raporunun gösterdiği üzere Birleşik Krallık’taki enerji şirketleri var olan rezervleri büyük oranda arttırabilecek bir teknolojiyi hayata geçirmeye başladılar. Hükümet sunduğu rakamlara göre yer altı kömür rezervlerinin gazlaştırılması –Kömür yataklarına oksijen enjekte edilip metan ve hidrojen gazı elde edilmesi yöntemi- ile beraber Birleşik Krallık’ın var olan rezervleri tam 70 katına çıkabilir hatta deniz yatağının altındaki potansiyel ile bu rakam daha da yükselebilir. Halen büyük oranlarda diğer fosil yakıt türleri yeraltında mevcut: petrol kumu, metan clathrate bileşikleri, bitumen, enerji şirketlerinin uygun fiyat sunulduğu takdirde yöneleceği türlerden sadece birkaçı…

Diğer tüm kültürlerde olduğu gibi, endüstriyel medeniyet de bir noktada çöküşe mahkûm. Kaynakların tüketilmesi ve iklim değişikliği bunun sonuçlarından bazıları olabilir. Fakat ben bunun yakın zamanda olacağına inanmıyorum: bu yüzyılda değil, hatta diğerinde de değil.

Eğer sistem ekonomik büyüme odaklı devam edecekse, eğer birincil kaynaklara bağımlılığını azaltmadan sürecekse, sevgili medeniyetimiz, biyosferi kendi ecelinden çok önce tüketmiş olacak. Arkaya yaslanıp, Karanlık Dağ hareketindeki insanların inandığı üzere ve hiçbir şeyi değiştirmek için çaba göstermeden medeniyetin yakın zamanda çökmesini beklemek, tam anlamı ile her şeyin yok olması için fesatça bir anlaşma içerisinde olmakla eşdeğer.

Onların endüstriyel teknolojilere karşı olan bu ayrımcılıklarını kabul etmiyorum. Rüzgar çiftlikleri ve madencilikte kullanılan katran kumlarının yarattığı olumsuz etkiler arasında dünyalar kadar fark var. Tribünler belki manzaranızı bozabilir, fakat bu, en son felaketin de gösterdiği üzere açığa çıkan petrol gezegendeki her deliğe sızmasından çok daha iyidir. Çevreciler, endüstriyel medeniyetin sağlık, eğitim, gıda, sanitasyon gibi alanlarda yarattığı başarıları sürdürülebilir kılmanın yollarını aramadığı sürece, gezegenimiz yalnızca bu başarıları korumaya odaklanmış fakat bu başarıların yarattığı etkileri görmezden gelenlerin vicdanına kalacaktır.

Bir yandan sürekli büyümeyi reddederken diğer yandan endüstrileşmenin bize getirdiği kazanımları korumamız mümkün. Mühendisliği pek çok zararlı kullanım alanını reddederek benimseyebiliriz. İçi boş tüketim kültürünü reddederken sağlıklı olmanın mümkünatını savunabiliriz. Bu yaklaşım sıkıcı, romantik değil ve başarılı olup olmayacağına dair şüphelerimiz var fakat alternatiflerinden kesinlikle daha az çirkin!

Bu sebepler yüzünden, bu projenin tartışmaya açılması çok değerli. Bu yüzden önümüzdeki ay “Karanlık Dağ Festivali’ne” gidiyorum. Bulunduğumuz koşulları iyileştirmek konusunda verilebilecek kolay cevaplar mevcut değil. Fakat kolay yaşanabilecek bir cevapsızlığın da olmadığını belirtmek gerek.

Çeviren: Arif Cem Gündoğan

Scridb filter
Twitter Digg Delicious Stumbleupon Technorati Facebook Email

No comments yet... Be the first to leave a reply!