Kopenhag’dan Cancun’a!
Kopenhag’dan Cancun’a!
Aralık 2009’daki iklim zirvesi öncesi filizlenen ve COP15 Kopenhag’da vücuda gelen iklim adaleti hareketleri bir yandan hızla büyüyor, diğer yandan COP16 Cancun’a doğru gezegenin ihtiyaç duyduğu bilimsel verilere dayalı, hukuken bağlayıcı ve adil bir küresel anlaşma için durmaksızın çalışıyor.
Haziran ayının sonunda bir gece vakti donuma kadar sırılsıklam bir saçağın altına sinmişsem bir sebebi var: sel mağduruyum ben ve bunu kaderle ilgisi olduğunu hiç sanmıyorum. 10 yıldır başkentte yaşıyorum ve bu mevsimde buna benzer bir yağışa hiç rastlamamıştım. Yalnızca Ankara sakinleri değil, İzmir, Kocaeli, Denizli gibi illerdeki ve hatta Çin, Brezilya ve Fransa gibi ülkelerdeki bazı şehirlerin sakinleri de benzer manzaralarla karşılaşmamışlardır muhtemelen. Şimdi bu sakinlerden bazıları ömür boyu sakin kalacaklar zira sel suları ile hayatlarını kaybetmiş durumdalar. Ölenlere Allahtan rahmet, yakınlarına ise başsağlığının yanı sıra acilen iklim adaleti diliyorum.
İklim değişikliği şüphecileri için kaçacak deliklerin sayısı gün ve gün azalıyor, çünkü değişikliğin etkilerini dünyanın hemen her yerinde görebiliyoruz. Araştırmalara göre, iklim değişikliği kaynaklı felaketler sonucu yıllık 128 milyar dolarlık ekonomik kayıp meydana geliyor ve bu kaybın meydana gelen bu felaketler sonucu hayatını kaybeden yaklaşık 300000 (yazı ile -üçyüzbin-) insanın yanında lafı bile edilemez. Birleşmiş Milletler’in verilerine göre şu ana kadar yaklaşık 350 milyon kişinin doğrudan veya dolaylı etkilendiği ve 2030’da bunun iki katı kadar insanın (diğer canlılardan ve ekosistemlerden bahsetmiyorum bile) etkileri ile yüzleşeceği “iklim değişikliği” acı bir gerçek. Evet, insanlık tarihinin gelmiş geçmiş en büyük problemi ile karşı karşıyayız ve bu felaket yalnızca çevresel bir felaket olmanın çok ötesinde. Evet, değişikliğin sebebi çok büyük oranda insan kaynaklı faaliyetler nedeni ile atmosfere saldığımız sera gazları. Ve çok şükür evet, gereken önlemleri almamız için çok az da olsa vaktimiz ve imkânımız var. Ama garip ve ters giden bir şeyler oluyor sanki…
1992 yılında Brezilya’nın Rio şehrinde düzenlenen “Dünya Zirvesi” tarihi bir olaya sahne oldu çünkü politikacılar iklim değişikliğinde insan kaynaklı faaliyetlerin büyük bir payı olduğunu kabul eden ve bunu azaltmaya yönelik faaliyetlerde bulunacaklarını taahhüt eden bir dokümana imza attılar: Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC). Bu dokümanın önemi, gelişmiş ülkelerin prensipte bu problemdeki paylarının gelişmekte ve gelişmemiş ülkelere oranla çok büyük olduğunu kabul etmelerinde yatıyordu. Tabii 1990’lı yılların başında, dünyada meydana gelen çoğu doğal afetin iklim değişikliği ile bağlantısı bilimsel olarak doğrulanmamıştı ve iklim değişikliğinden en çok etkilenen (ve bunda en az suçu olan) ülkelerde bir farkındalık olmadığı için, zengin ülkeler ödemesi gereken bedellerin belki de tam olarak farkında olmadan bu dokümana imzayı basmışlardı. Geçen yıllar ve yayınlanan bilimsel bulgular büyük resmi daha bir ortaya koyuyordu: felaketten en çok sorumlu olanlar gelişmiş ülkelerdi ve bundan en çabuk, en ağır etkilenecekler ise diğerleri… Acilen harekete geçilmesi gerekliydi, bunu yapabilecek kapasiteye sahiptik, gereken yalnızca toplumsal destek ve politik irade idi. Bu iradeyi ortaya koyabilmek ve soruna küresel anlamda bir çözüm bulabilmek için müzakereler Birleşmiş Milletler çatısı altında başladı.
Çoğumuzun kulağının aşina olduğu meşhur Kyoto Protokolü, 3. Taraflar Konferansı’nda (COP3) yukarıda bahsedilen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne ek olarak somut sera gazı azatlım hedefleri ile 1997’de imzaya sunuldu. İmzacıların pek azı hedeflerine ulaşabildiler, pek çoğu ise türlü bahaneler üretti, protokolü baltalamaya çalıştı. O günden bu yana müzakerelerde bir ileri iki geri gidildi. Politik arenada bunlar vuku bulurken, bu böyle gitmez diyen, gezegenine sahip çıkan bir kitle seslerini gittikçe arttırıyor, politikacıları somut adımlar atmaları için uyarıyorlardı.
2007 yılının Aralık ayına geldiğimizde Endonezya, Bali’de gerçekleşen 13. Taraflar Konferansı (COP13), uluslar arası sivil toplumun baskısı ve ortaya çıkan yeni bulguların da baskısı ile Kyoto Protokolü’nün 2012 sonrasında başlayacak 2. Yükümlülük Periyodunu tartışmaya açan müzakerecilere ev sahipliği yaptı. Gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerin ısrarları sonucu kabul edilen Bali Eylem Planı, 2009’un aralık ayında Kopenhag’da gerçekleştirilecek bir sonraki toplantıda hukuken bağlayıcı, adil ve bilimsel verilere dayalı hedeflerin koyulacağı bir anlaşmaya giden yolları hazırlamak için bir çalışma planı niteliğindeydi. Tüm dünyanın gözleri bu saatten sonra Kopenhag’a, COP15’e çevrilmişti.
Tam da bu süreçte filizlenen yerel, ulusal, uluslar arası iklim adaleti hareketleri, sorunu yalnızca çevresel değil diğer boyutları ile de ele alıyor ve davalarını adalet ekseni üzerine oturtuyorlardı. İklim değişikliğinin yalnızca büyük problemin sonuçlarından birisi olduğunu savunuyorlar ve asıl problemin sistemde olduğuna vurgu yapıyorlardı. Neredeyse eş zamanlı bir şekilde, zengin fakir ayrımı olmadan hemen her ülkede ortaya çıkan bu örgütlenmelerin birbirlerini bulmaları ve ortak çalışmaya başlamaları teknolojinin de etkisi ile çok kısa süre aldı. Ortak hedef, yaşanabilir bir gezegene giden yolu açacak adil, bilimsel ve hukuken bağlayıcı uluslararası anlaşmaya imzaları attırmak ve sürecin takipçisi olmaktı. Gelişmiş ülkelerin tarihsel sorumlulukları doğrultusunda daha fazla çaba göstermesini bekleyen sivil toplum, gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerin sürdürülebilir ve fosil yakıt tabanlı olmayan ekonomilere geçişini mümkün olduğunca kolaylaştırmak adına gerekecek finansmanın ve teknoloji transferinin sağlanmasın da gelişmiş ülkelerin bir sorumluluğu olduğunu durmadan tüm dünyaya hatırlattı. Bu hareketler, gezegene ve hepimize nefes aldırıyordu, umut veriyordu.
Aralık 2009’da gelindiğinde Kopenhag’daki 15. Taraflar Toplantısı tam bir Hopenhag’a (umut dolu bir toplantı) dönüşmüştü. Ancak Kopenhag’daki olumlu havayı ve beklentileri baltalayacak her ayrıntı düşünülmüştü: bir türlü ilerleme sağlanamayan Bali Eylem Planı, petrol ve kömür şirketleri başta olmak üzere hemen her sektörden gelen lobiciler, karbon marketleri ve çeşit çeşit pazarlanabilir mekanizmayı (havanın bedava olduğunu da -Orhan Veli hariç- kim söyledi?) çözüm olarak önümüze sunan özel sektör dâhileri… 2 hafta sonunda akıllarda kalan sahneler, bundan sonra olacakların alameti farikasıydı sanki. Tuvalu gibi küçük ama canından başka verecek başka bir şeyi kalmayan ülkelerin “sessizce ölmeyeceğiz” demeçleri, yeryüzünün gördüğü en büyük ve en katılımcı iklim değişikliği eylemi, iklimi değil sistemi değiştirelim diyebilecek cesaretteki liderlerin probleme adalet temelli yaklaşımları, aynı zırvaları yıllardır atıp tutan yutturmaya çalışan diğerlerinin sivil toplumun duruşu karşısındaki acizliği… Türkiye heyetinin de en son kategoride hafızalarda yer ettiğini söylememin, aklı başında ve ilgili gelişmeleri az çok takip eden birisi tarafından garip karşılanmayacağına eminim.
Kopenhag’daki tek somut çıktı, toplantının son saatlerinde kapalı kapılar ardında zengin ülkeler tarafından hazırlanmış olduğuna şüphe olmayan bir belge (nam-ı diğer Kopenhag Uzlaşısı) oldu. Bu belge, yeni bir yükümlülük getirmediği ve bağlayıcı olmadığı gibi, tüm taahhütleri gönüllü hale getirerek şu ana kadar elde edilmiş tüm olumlu gelişmelerin köküne kibrit suyu sıkıyordu. Küresel ortalama sıcaklık artışını 2 derecede sabitlemeyi kendisine hedef seçen fakat bu hedefe nasıl ulaşacağını tamamen tanrının merhametine bırakan bu metin, hiçbir şey vaat etmiyor ve bunu her birimiz biliyoruz. Bizim için asıl önemli olan Kopenhag’dan doğan iklim adaleti güneşi! Küresel anlamda hiçbir zaman bu kadar insan bu probleme ve ardında yatan sebeplere bu kadar dikkat kesilmemişti. Sorunun hâlihazırdaki sistem içerisinde çözülemeyeceğinin farkına hiçbir zaman bunca insan varmamıştı. Sebep olmadıkları bir problemin sonuçları yüzünden her yıl ölen 300000 insan, bundan çok daha fazla canlı türü ve yok olan ekosistemler için kol kola giren bu hareketler, adeta bir örgü gibi ilmik ilmik birleşiyorlar, çoğalıyorlar. Asıl umut burada. Politikacıların beceremediği yerden halklar sorunları devralmaya başladı. Laf değil, eylem içerisindeler. Kendilerine yeni liderler buluyorlar, yaratıyorlar, karşılarında duranları deviriyorlar. Geleceğimize sahip çıkıyorlar, ve bizden de bu sorumluluğu bekliyorlar. Geç olmadan…
Dünya ana ile ilişkilerimizi gözden geçirmemiz bir zorunluluk. Bir sistem sorununun sonuçları ile yüzleşiyoruz. Ekonomik sistemimiz ve üretim döngülerimiz (döngü?) sürdürülebilir değil. Gelecek kuşaklardan çaldıkça sefilleşiyoruz. Bolivya Başkanı Evo Morales’in Nisan 2010’da Cochabamba şehrinde gerçekleşen “Dünya Halklarının İklim Konferansı” açılışında söylediklerini hatırlayalım: “Dünyadaki tüm sosyal hareketleri, bilim adamlarını, akademisyenleri, avukatları ve hükümetleri Cochabamba’ya yeni ve başka türlü bir iklim zirvesine davet etmemin ardında yatan sebep, çaresizlik hissiyatına karşı bir ayaklanma çağrısı ve hayatta kalma hakkına temel oluşturacak bir güç tabanı yaratma çabasıdır!”.
Evet, sözü edilen bu güç tabanı tüm dünyadan insanların vicdanlarından doğdu, Kopenhag’daki umutsuzluğu umuda çevirdi, Cochabamba’da perçinlendi ve milyonları etkisi altına aldı, şimdi de Cancun’a doğru ilerliyor. Yolda önüne ne engel çıkarsa (lobiciler, iradesiz politikacılar, karbon pazarları gibi sahte çözümler, inkârcı cahiller vs…) verecek bir cevabı, yerine koyacak bir çözüm önerisi olan bu hareketler, insanlığın onurunu kurtarıcısı olabilir. Umut? Var. İmkân? Var. O halde? Size sormalı, durmayın da safları sıklaştıralım!
Türkiye’de durumlar ne alemde? Yükselen bir farkındalık, büyüyen hareketler mevcut. Ancak dahası lazım. Temmuz 2010’da İstanbul’da gerçekleştirilecek Avrupa Sosyal Forumu bunları tartışma ve güçleri birleştirme yeri olmaya çok müsait. İklim için Gençlik orada olacak. Cochabamba Zirvesi ile ulusal düzeyde ne başarıldı ise, Meksika, Cancun’da düzenlenecek sıradaki Birleşmiş Milletler iklim toplantısı öncesinde dünyayı iklim gündemini oluşturmaya davet ederek başarıyı küresel düzeye taşımak isteyen bu hareketlerden birisi olan İklim için Gençlik, Türkiye’nin tüm bu süreçteki takipçisi, bekçisi, eylemcisi olmaktan, yerel ve uluslar arası dayanışmaya katkı koymaktan dolayı gururlu. Ben de gecenin bu saatinde sırılsıklam dönebildiğim evimde bu yazıyı yazarken bir İklim için Gençlik üyesi olduğum için…
Arif Cem Gündoğan
Scridb filter


01. Tem, 2010 











Comments are closed.