“DEĞİŞ, GERİDE KALMA”

“DEĞİŞ, GERİDE KALMA”

İklim değişikliği, bütün yaşananlara rağmen 3 maymunu oynayanlar bir yanda dursun, hızlanarak devam ediyor. Bu yazıda bunun istatistiklerle, dünya çapında yapılan etütlerle kanıtlanmasına çabalamanın ötesinde kırların kentlere dönüşerek nerdeyse tamamen kentleştiğimiz dünyada, doğanın üstüne kurduğumuz kentlere ne olacağı hakkında düşünceler geliştirilmeye çalışılacaktır.

İklim İçin Gençlik tayfasının yeni bir üyesi var: Güneş Uyanıker. Güneş bir şehir planlamacı, bu yüzden de bize kent, iklim ve adalet arayışının dik acılı (açı değil acı) üçgeninde yeni ufuklar sunacak. Yazılarını bizim kadar sizin de çok beğeneceğinizi biliyoruz. Eline sağlık Güneş, rastgele dünya!

Nüfusun yoğun olduğu yerlerin daha sıcak olduğunu ve müdahale etmediğimiz sürece olacağını da düşünürsek kentlerin düzeninden sorumlu şehir plancılarına çok iş düşüyor. Bu konuda kuram ve uygulamaların geliştirilmesinde planlamada yeni bir kırılma noktasının yaşanması şart. Bu zamana kadar planlamanın en büyük sorunu, meşruiyetini oluşturmak hususunda yaşanmıştır. Bir dönem planlamanın kamu yararını savunduğunu söyleyerek planlama yasallığını bulmuştur. Şimdilerde ise gücünü sivil toplum örgütlerinden alarak doğan ve değişen ve dönüşen dünyada (buradaki değişim piyasa anlamındadır) kamu yararına dayanan kapsamlı ve uzun erimli planlamanın hataları ve sorunlarına karşı olarak çıkan stratejik mekansal planlarla yasallığını aramaya çalışmaktadır. Fakat Amerika’da doğan bu yeni yaklaşımın Türkiye’de uygulaması konusunda geniş çaplı ve yaygın bir kullanımdan söz etmek mümkün değildir. İstanbul ve birkaç şehir dışında bu konuda ciddi adımlar atılmamaktadır. Dolayısıyla bu yazıda rasyonel geniş kapsamlı planlama pratikleri üzerinden planlama olgusuna bakılacaktır.

Bugün planlama okullarında ekoloji adına ne yapılıyor diye sorduğumuzda birkaç analiz ve birkaç ders dışında bir şey yapılmadığını söyleyebiliriz. Gerçek anlamda ekolojik bir ders programı olsaydı bile mezun olana kadar bu öğretilerle ilerleyen öğrenci mezun olduğunda bu öğretilerden nasıl sıyrılıp, bu öğretileri nasıl yok sayacağını öğreniyor. Büroda işverenin, Belediyede de genellikle başkanın çıkarlarının canlı bir kalemi olarak, ekonomi temelli bir dünyaya ekonomi temelli kentler yarat(tırıl)ıyor. Tabi bu noktada plancıları ağzı dili olmayan, saf varlıklar olarak tanımlamıyoruz. Aslında sorunun büyüklüğü de bundan kaynaklanıyor. Sokakta hakkını savunamayan bir eylemci, barınma hakkı için savaşan -devlet yaşadığı koşulların zorluğunu az buluyor olsa gerek ki –fakat elindekilerden de olan gecekondulu gibi plancı da sistemin duvarlarına çarpıp sersemlemekten başka bir şey yapamıyor.

Yani plancı bir yandan yaşanmaz şehirler yaratıyor bir yandan da bu yaşanmazlığın içinden çıkmak için arayışlara giriyor. Kendi kazdığı kuyuya bilerek ve görerek düşüyor, hatta atlıyor. Yani bu durum bir hukukçunun bir suçu suç olarak görürken, diğer hukukçunun kahramanlık olarak görmesi gibi bir durum oluşturuyor. Nasıl ki hukuk kuralları belirlenmiş ve her hareketin bir karşılığı tespit edilmiş ve bunun üzerinden yaşam devam ediyorsa, plancılar için de aynı yasalar geçerlidir. Fakat bu yasalar paranın yasasıdır. Bu nedenledir ki her şeyi satın alan para yasayı da satın almaktadır. Bu noktada paranın satın almak istediği bir şey daha var ki o da doğa’dır. Doğa bize onu satın alamayacağımızı yüzyıllardır söylemektedir. Sermayedar ve onun kokusuna gelenler paranın sesinden doğanın sesini duymayacaktır. Fakat plancıların bu sese kulak vermesi gerekir. Bu durumda plancının değişen piyasa koşullarına göre değil, değişen iklime karşı bir duruş edinmesi gerekliliği açıktır.

Sermayenin iklim değişikliği ile ilgili ne kadar umursamaz olduğunun, eğer bir şeyler umurundaysa onun da kendi lehine çevirmek için yapabilecekleri konusunda olduğunu tek bir kelimeyle özetleyen Kübalı bir vatandaş şöyle söylüyor. “İklim değişikliği bir banka olsaydı çoktan kurtarılmıştı” Bu söz bize aslında iklim değişikliği ile ilgili yapılan uluslar arası protokol, toplantı, görüşme vb bütün bu buluşmalardan bir umut beklemememiz gerektiğinin göstergesidir.

Max Weber kenti kapitalizmin sorunu olarak niteler. Gerçekten de bütün bu sanayileşme ve göçü de içine alan şehirleşme olgusu mülkiyet ve onun getirdiği rant dolayısıyla büyük bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Aslında biz bir sorun olarak gördüğümüz kentle uğraşıp, kente dair parça parça ya da bütünsel bir çözüm ararken yani maşanın ucunda duran kenti yorumlamaya çalışırken aslında maşayı tutan kapitalizmin bir sorun ve değişim konusu olup olamayacağından uzak kalmış oluyoruz. Kenti yorumlamanın bize kazandırdığı kentin neden bu hale geldiğini anlamamızı sağlamasıdır. Biz ise bunu yaşayarak anlamış ve birçok sosyolog ve bilim adamının kaleminden bunları okumuşken, iklim değişikliğinin düzelmesinde de hala teknolojiden, devletten ya da yüce bir varlıktan medet umuyoruz.

Nasıl ki karnımızı doyurmak için birilerinin bize yemek yedirmesini beklemiyorsak doğanın iyileştirilmesi, insanlığın düzelmesi için de birini bekleyemeyiz. Ömrümüzün nasıl geçip gittiğini anlamazken, çevremizde olup bitenler de bir o kadar hızla geçiyor, yoksullular daha da yoksullaşıyor, ormanlar daha da azalıyor, bir çok tür bir köpük balonu gibi insanlarca patlatılıyor ve yok olup gidiyor. İsmimizin unutulmasından şikayet ediyor ve korkuyoruz fakat kaybolup giden ve eşi benzeri olmayan bir türün ne yaşarken ne de yok olduğunda farkında olabiliyoruz. biz sadece işimize yarayan türlerin farkında oluyoruz.

Doğaya en çok müdahale edebilme yetkisi olan plancıların yeni bir planlama anlayışıyla harekete geçmesi gerekmektedir. Bu noktada taşıma kapasitesine dayalı bir planlama anlayışı ihtiyaç gibi görünüyor. Bunun için de kapitalizm gibi paraya doymayan bir sistemden çıkıp, adalet ve eşitlik temelli bir ekolojik sisteme geçiş yaşanması gerekiyor. Plancılar hem ekolojik bir sistem için savaşmalı, bir yandan da yeni mesleki duruş ve politikalarını çizmelidirler.

Kapitalist sistem ekoloji sözünü her yerde kullanarak ekoloji gibi daha birçok kelimenin içini boşaltmaya çalışıyor. Kavramlar üzerinden kişilerin algısını değiştiriyor, sistem karşıtı tüm kelime ve olguların anlamlarını boşaltıp, içine kendi oluşturduğu anlamı enjekte ediyor. Buna ters açıdan bakarsak, popüler kültürün ürettiği kelime ve sloganlara biz de kendi anlamlarımızı yükleyebiliriz. Örneğin bir giyim firmasının reklamında modanın gerisinde kalanlar adına söylenmiş bir laf olan “değiş, geride kalma” sloganı aslında tam da iklim değişikliği için gerekiyor.

BİZ NASIL Kİ DOĞAYI DEĞİŞTİRİP KENDİMİZE AYAK UYDURMASINA ZORLUYORSAK, ŞİMDİ DE İKLİM BİZDEN YARDIM İSTİYOR. HEM DE DAHA FAZLASINI ELDE ETMEK İÇİN DEĞİL, SADECE DENGESİNİ KORUMAK VE VARLIĞINI SÜRDÜREBİLMESİ İÇİN…

Güneş Uyanıker

Scridb filter
Twitter Digg Delicious Stumbleupon Technorati Facebook Email

No comments yet... Be the first to leave a reply!