Iklim Adaleti icin GDO’ya Hayir Platformundan haber var!

GDOHP 8. Eşgüdüm Konferansına Hazırlık toplantısı Sonuç Metni: 25-26 Eylül 2010 Bursa Misi

İKLİM ADALETİ VE GIDA EGEMENLİĞİ İÇİN GDO’YA HAYIR, GIDA VE TOHUM TEKELLERİNİ BOYKOT

Platformun ilk adımları, 2004 yılında birkaç kişinin “GDO” sorununun Türkiye içinde önemli bir politik mesele olacağına dair duydukları kaygı içinde bir araya gelmesiyle atıldı. Aynı yıl İstanbul’da yaptığımız toplantıda GDO sorunu katılımcılarla paylaşıldı, bu soruna karşı politika geliştirme gerekliliği vurgulandı. Toplantı katılımcılarıyla GDO’ya Hayır ismiyle bir platform kuruldu. Platform “Yaşam Patentlenemez” ismiyle bir deklarasyon yayımladı. Bu deklarasyon Platformun bileşeni olan örgütlerin imzasını aldı. Son eşgüdüm toplantısında güncellenen listesi ile 77 bileşenli bir platformdan bahsediyoruz bugün. 6 yıllık uzun bir mücadele sürecinde Platform önüne koyduğu iki temel hedefi gerçekleştirdi. Bunlardan birincisi Türkiye’de Biyogüvenlik Yasası’nın çıkması ve Türkiye’de GDO’ların üretimini bu Yasa ile yasaklattıracak bir kamuoyu yaratılması. Ancak biliyorsunuz ki bizim meselemiz, GDO temelinde yaşamın kapitalize edilmesi ile ilgilidir. Bu bir sistem sorunudur. Bu nedenle de tarif ettiğimiz bu geniş eksen dâhilinde bugün de mücadelemiz devam ediyor.

25-26 Eylül 2010 tarihinde bir araya gelen biz GDO’ya Hayır Platformu bileşeni örgütler, GDO karşıtı mücadelede yeni bir dönemin başladığı bilinciyle, buna uygun politik ve örgütsel yapılanmaya ilişkin adımlar atma kararlılığı içinde, mücadelemizi yükseltme irademizi pekiştirdik.

Gıda Egemenliği

Önemli olan bu süreçte, tüm dünya gündemini odak alarak önümüzdeki dönemde yoğun olarak tartışıldığı üzere iklim adaleti ve gıda egemenliği eksenlerinde siyaset geliştirmeliyiz. Çünkü GDO artık bir iklim adalet meselesi haline geldi. Türkiye’de GDO’ların üretilmemesi önemli ama ekolojik geleceğimiz açısından küçük bir adımdır. Oysaki tüm dünyada yoğun bir biçimde GDO’lara dayalı üretim yapılıyor. Bu üretim sistemi giderek daha fazla karbon üretimine yol açıyor ve doğayı ve toplumu daha fazla sömürüyor. Ekolojik krizin derinleşmesine yol açıyor. Biz bu durumun yarattığı tahribatın farkındalığı içinde gıda egemenliğimizi savunmalıyız. Bunun için de toplumsal barış, küçük üreticilerin desteklenmesi, kentsel alanların demokratik planlanmasının sağlanması önemlidir. Kırı ve kenti ayırmadan GDO sorununu kentlerin sorunu olduğunu görmek gerekir. Bu sorun sadece tarımsal üretim sorunu değil. Bu sorun şehirlerdeki yoksulların varlığıyla meşrulaştırılıyor. Bu nedenle kentli hakkı olarak gıda egemenliğini önümüzdeki dönemde daha fazla dillendirmeliyiz. Kentsel yoksulluğu, kentlerde gıda sorununu çözebildiğimiz ölçüde GDO sorununu çözme yolunda ilerleyeceğiz. GDO sorununu çözecek uluslararası politikalar da kente dayatılan yoksulluğa karşı da önemli bir basamaktır.

Gıda üzerinde yaşanan tekelleşmeye karşı GDO karşıtı mücadele önemli bir uğraktır. Pek çok ülke GDO’lu tohum ve gıda üretiyor. Bu nedenle bizim üretmememiz tek başına yetmiyor. Dünyadaki bu seyri görmeliyiz. Pek çok ülke daha etkin biçimde kendi tarımsal yapısını korumaya çalışıyor. Ama kapitalist bir iklimde bu pek mümkün olmuyor. Biz önemli bir iş başardık, GDO’ların üretimini yasakladık. Bu süreçte yasa ve yönetmeliklerin çıkması mücadele çıtasını yükseltti. Bundan sonra gıdanın tekelleşmesine karşı gıdanın egemenliğini sahiplenmeliyiz. Bugün muhalif yapılara sirayet eden bir adaptasyon siyaseti var. Bu siyaset algısı, ortaya çıkan sorunlara sistem içi arayışlarla yanıt üretmeye çalışıyor. Gıda krizine, enerji krizine yanıt, hep bu sorunların sürdürülebilir kılınmasına yönelik olarak tasarlanıyor. Oysaki sorgulanmayan şey, bu sorunlara yol açan sistemin alaşağı edilmesini sağlayacak dilden uzaklaşmış olmamız. Gıdanın nasıl üretileceği, nasıl bölüşüleceğine yönelik politikalar geliştirme kararlılığı içinde gıda egemenliğinin enternasyonal bir mücadele gerektiğini kabul ediyoruz. Yoksa mücadelemiz gıdaların güvenli olup olmadığına indirgenemez. Bu mesele tıpkı enerjinin planlanmasından konuşmadan sözde alternatif enerji kaynaklarını, rüzgarı, güneşi dillendiren çalışmalarda da görülebiliyor. Biyoyakıtları gündeme getirebiliyor bu yaklaşımlar; gıdanın yakıt olarak kullanılmasını hiç sorgulamıyorlar. Bu bağlamda söylemek gerekir ki ekolojik kriz, kompartımanlaştırılarak anlaşılamaz. Gıda egemenliği mücadelesi ile birlikte toplumun kendi gıdasını nasıl üreteceğine, nasıl paylaşacağına ve nasıl yaşayacağına karar vereceği demokratik yönetim anlayışını yaratacak bir mücadele zemini üzerinden ilerlemek gerekiyor. Bu da uzun vadeli bir mücadele perspektifi gerektiriyor.

2004 yılında kurulan bu yapının çalışma alanındaki GDO meselesini tüketici sorunu olarak gören bireycilik, GDO’suz bir dünyanın kapısını aralayamaz. GDO meselesi tüketimle ilgilidir evet; ama tüketici sorununa indirgenemez. Bizleri tüketiciye dönüştüren bir yaklaşımı kabul etmiyoruz. Bu nedenle de insanlara hangi ürünlerin GDO’lu olup olmadığını gösterecek bir mekanizmayı GDO karşıtlarının sağlamasını uman anlayışları kabul etmiyoruz. GDO’lara karşı etkin bir koruma istemi ancak güçlü ve örgütlü toplumsal yapılarla mümkündür. Bunun için toplumsal bilincin yükselmesi ve kamu adına karar alan hükümetlerden ve devletten etkin işleyen bir denetim modeli talep etmek gerekir. Hukuk tanımaz şirketlerin uygulamaları karşısında doğanın ve toplumun geleceğini savunan bir hukuk ve toplumsal bilince ihtiyaç var. Bu etkin işleyecek denetim olmadan, sınırların belirginsizleştiği bir dünyada bizler insanlara şu güvenlidir gıdadır diyemeyiz. Sadece doğal tarımın geliştirilmesi gerektiğini, küçük üreticinin güçlendirilmesini, kent yoksullarının gıda hakkının olduğunu, kimsenin açlık sınırında veya açlık içinde yaşamaya mahkum edilemeyeceğini söyleyebiliriz. Bu sorunlarımız tüm dünyanın sorunudur.

İklim Adaleti  İçin Monsanto’yu Boykot

Haziran ayında Bakanlığın talimatı ile Biyogüvenlik Yasasına aykırı biçimde 32 GDO’lu ürünün ve bu bağlamda da binlerce GDO’lu malın Türkiye’ye girmesine izin verildi. Bu ürünler kimindi? Bir kısmı Monsanto isimli çok uluslu şirketin. Mısır ve bu mısırdan üretilen nişasta bazlı şeker binlerce üründe kullanılıyor. Ne yediğimizi bilmiyoruz. Bu durum Türkiye’de şeker sektörünün özelleştirilmesi sürecini tetikliyor. Bu ürünlerin Türkiye’ye girmesi hukuk dışı bir eylemdir. Bu sürece bir dur demeliyiz.  Tescillenerek Türkiye’ye sokulan 32 GDO’lu ürünü istemiyoruz.  Direncimizi uluslararası bir biçimde göstermeliyiz.

Via Campasina adlı çiftçilerin uluslararası örgütü başta olmak üzere pek çok örgüt, Cancun’da aralık ayında gerçekleştirilecek iklim değişikliği konferanslarına hazırlanıyor. Bu sürece hazırlanan örgütlerle birlikte bizlerde iklim adaleti için Monsanto’nun GDO’lu endüstriyle tarımını protesto edeceğiz.. Bu eylemlilikle endüstriyel tarımını iklim değişikliğini tetiklemesine dikkat çekeceğiz. Biyogüvenlik Yasası sonrasında Türkiye’de GDO’lu üretim yasaklandı. Ama dünyada bu üretim devam ediyor. Sadece çiftçilerin iç pazarda desteklenmesi ile biz bu süreci tersine çeviremeyiz. Bununla birlikte dünya genelinde GDO’ya dayalı endüstriyel kapitalist tarıma dur demeliyiz. Bunu sağlayacak bir sürecin parçası olarak Aralık ayına kadar ekoloji mücadelesinin bileşenleri ile birlikte dünyanın geleceğini tartışmaya eylemliliklerle devam edeceğiz.

Türkiye’de 2010 yaz mevsiminden beri çıkan pek çok yasal düzenleme tarımsal alanların yok olmasını ve finansal bir değer olarak gıdanın, suyun, havanın, enerjinin şirketlerin egemenliğinde yönetilmesini hızlandırmakta. Bu nedenle hem Türkiye’de hem de dünyada mücadelemizi ortaklaştıracak eylemliklere gereksinim var. Peru ormanları GDO’lu mısır için yok edilirken, bizler gıdaya ulaşma olanaklarımızı yitiriyoruz. Türkiye’nin imarlı – imarsız tüm toprakları alışveriş merkezlerinin denetimi altına girerken, kırla kent arasındaki yarılma giderek daha da fazla derinleşiyor. Bu nedenle de gıdanın demokratik planlanmasına yönelik mücadelemiz her gün daha da önem kazanıyor.

Gıda egemenliği tam da bu nedenle gereklidir : Şirketlerin değil, toplumun yönettiği bir gıda sistemi için; Kıtalararası ticaretle üretilen ve iklim değişikliğini tetikleyen tarım değil, doğayla uyumlu tarım için; Enerjiyi, suyu, kentleri ve biyolojik çeşitliliği koruyan bir yaşam için; Aşırı tüketimi  körüklemeyen,  gereksinimi minimize edebilen bir yaşam için.

İklim adaleti için Monsanto’yu boykot eyleminin Türkiye’de yürüttüğümüz mücadele açısından anlamını şöyle görmek gerekir: Bugüne kadar, GDO sorunu sadece tarımsal sistemlerin ve tüketicilerin bir sorunu imiş gibi algılandı. Oysaki gıda egemenliği ekseninde GDO sorunu kent yoksullarının biricik sorunudur. Yoksulluk üzerinden kendini meşrulaştıran bu sistemde, GDO’ların varlığı, yoksulluğun ve açlığın devam etmesine bağlıdır. Kentlerde yaşam kötüleştikçe GDO pazarı büyüyecektir. Bu nedenle GDO karşıtı mücadele öncelikli olarak kentlerde ortaya çıkan sınıfsal çelişkileri ve yoksulların kötü beslenme alışkanlıklarını aşmayı önüne almaya başlamıştır. Bu bağlamda da iklim değişikliğinin mağduru olan milyonlarca insan için şirketlerin denetiminde bulunan gıdanın özgürleşmesi ve eşit bir üretim sistemi içinde kent ve kırın demokratik planlaması ile GDO karşıtı mücadele daha etkin olacaktır. Bu nedenle tüm yaşamı atomize eden bu beslenme sistemine karşı ve bize dayatılan tüketim kalıplarına karşı gıda ve tohum tekellerini boykot ve teşhir kararı bu açıdan oldukça önemlidir. Bu aynı zamanda iklim adaletinin sağlanması için bir yoldur. Devletlerin ve şirketlerin pazarlığı dışında bir üçüncü kutbun yaratılmasının da olanağı yoksulların gıda egemenliğini talep edebilmesi ile sağlanacaktır.

GDO’YA HAYIR PLATFORMU

26 eylül 2010 Bursa Misi

Scridb filter
Twitter Digg Delicious Stumbleupon Technorati Facebook Email

No comments yet... Be the first to leave a reply!