İklimde Büyük Tavize Doğru

Walden Bello ve Richard Javad Heydarian

Çeviren: Ethemcan Turhan

 

Foto: Crystel Hajjar / COP18 / Doha, Katar

Bir uluslararası konferans pek az sefer önümüzdeki Kasım sonu Aralık başı Katar, Doha’da düzenlenecek olan Birleşmiş Milletler İklim Konferansı kadar pozitif umutlardan yoksun biçimde başlar. Toplantının Katar’da, dünyanın en büyük petrol üreticilerinden – ve dolayısıyla dünya ikliminin en büyük dertlerinden – birinde gerçekleşiyor olmasını insanlığa unutkanlık nedeniyle bir şaka yapıldığı şeklinde kabul edip, onları affedebiliriz. Öte yandan pek az kereler Doha’daki gibi bir toplantı – 18. Taraflar Toplantısı veya COP18 olarak bilindiği şekliyle – gezegenin geleceği bu denli gerekli olmuştur. Aslında bu durum özellikle dünyanın en büyük seragazı kaynakları olan ABD ile Çin’in karşısında gezegensel aciliyet ile iklim değişikliği müzakerelerinin hayal kırıcı reelpolitiği arasındaki devasa uçurumdan ötürü küresel bir kamuoyu oluştuğuna işaret etmekte.

 

İklim Çıkmazı

Doha için halihazırda zayıf olan umutların büyük kısmı geçen sene Güney Afrika’nın Durban kentinde düzenlenen konferanstaki (COP17) çelişkili reçetelerden kaynaklanmakta. Bu toplantı iki politika aracını onaylamıştı. Bunların birincisi gelişmiş veya “Ek-1” ülkeleri olarak bilinen ülkelerin Kyoto Protokolünün ikinci taahhüt dönemi altında yeni salım azaltımlarına imza atmasıydı. İkincisi ise “Durban Eylem Platformu” olarak adlandırılan ve hem Ek-1 ülkeleri hem de gelişmekte olan ülkeler tarafından 2015’e kadar taahhüt edilecek ve 2020’ye kadar gerçekleştirilmesine başlanacak olan seragazı azaltımlarıydı.

 

ABD ve diğer gelişmiş ülkeler Doha’ya oldukça az bir aciliyet veya sorumluluk hissiyle gitmekteler. Bu ülkeler daha ziyade kendilerine salımları üzerinde herhangi bir eyleme geçmeden efektif olarak 7 yıllık bir “lütuf dönemi” veren Durban Platformu tarafından yönlendirilmeyi tercih ediyorlar. Diğer yandan iklim üzerine harekete geçmenin ertelendiği her yılın dünyayı iklim felaketine doğru iteklediği hesaba katıldığında, Durban Platformu’nun tarafların hedefe ulaşmasını gerektirecek herhangi bir eyleme geçmesini gerektirmeden “savaşı yasaklayan” 1928 tarihli Kellog-Briand Anlaşması gibi, tarihteki en kötü tasarlanmış anlaşmalardan biri olacağına şüphe yok.

 

Gelişmekte olan ülkeler bloğu olarak adlandırılan G-77 (77’ler Grubu) Doha’ya ilk politika aracını vurgularken, Ek-1 ülkelerinin ilk dönemi bu yıl biten Kyoto Protokolü altında ikinci taahhüt döneminde seragazı salım azaltımı yapmalarını sağlamak için gitmekte. Bu yaklaşımla ilgili olarak da ciddi sorunlar var. İlki oluşturulmasına katkıda bulunduğu bir sözleşmenin şartlarına uymayarak küresel bir kanun kaçağı gibi davranan ABD’nin Kyoto çerçevesi altında yeni taahhütler altına girmeyeceği meselesi. Dahası ABD’nin Kyoto taahhütlerini ciddiye almama tutumu, iklim şüphecileri tarafından yönetilen bir ülke olan Kanada’nın Kyoto sürecinden bağımsızlığını ilan etmesine yol açtı.

 

İkinci sorun ise şu ki 1992’de Kyoto Protokolü tasarlandığından beri dünya değişti. “BRICS” olarak bilinen hızla büyümekte olan ekonomiler (Brezilya, Çin, Hindistan, Güney Afrika) son yirmi yılda fosil-yakıt bazlı süper-sanayileşme hamleleriyle dünyanın en büyük seragazı kaynakları haline geldiler. Bir yandan da Çin dünyanın en büyük seragazı kaynağı olurken 2010’deki seragazı salımını %9 arttırarak 2011’de küresel salımların %29’undan sorumlu hale geldi.

 

Kişi başına düşen seragazı salım oranı 7.2 tona varmak suretiyle kişi başı salımları 6-19 ton aralığındaki Ek-1 ülkeleriyle başbaşa gelen Çin, Doha’ya tüm sorumluluğu Ek-1 ülkelerine yıkarken zorunlu salım azaltımına dair tüm taahhütlere hala “gelişmekte olan ülke” olduğu gerekçesiyle karşı çıkma kararlılığıyla geliyor. Bu, Çin’in dünyanın en büyük ikinci seragazı kaynağı olması ve 20 yıldan önce ABD’yi bu anlamda geçeceğinin öngörülmesine rağmen gerçekleşmekte.

 

Öte yandan Ek-1 ülkeleri arasında pek azı Pekin’in bu argümanını kabul ediyor. Doğrusu Pekin’i ABD gibi iklim anlamında kanun kaçağı bir pozisyona yerleştirmemekle birlikte – en azından açıktan bunu söyleyememekle birlikte – bir dizi gelişmekte olan ülke de Çin’i G-77’nin arkasına fırsatçı biçimde saklanır olarak görüyor ve zorunlu salım azaltımı taahhütü vermeyen keskin duruşundan ötürü bu ülkeler üzgün görünüyor. Görünüşte birbirlerine karşı pozisyon almış gibi olmalarına rağmen ABD ile Çin esasında kontrolsüz seragazı salımlarına bir son verecek katı bir küresel sözleşmeye karşı duruşlarıyla birbirlerini tamamlıyorlar.

 

Bu iki büyük karbon salıcısının Doha’ya her türlü bağlayıcı azaltımı önleyecek şekilde gelmesiyle birlikte, Doha teoride ülkelerin taahhütlerini hayata geçirmeye başlayacağı 2020’ye doğru yolda önemsiz bir durak olarak görülebilir. Bu süre içinde, tabii, herşey için çok geç olabilir.

 

Tufan

1990’ların ilk yarısında Kyoto Protokolü müzakere edilirken biliminsanlarının düşündüğü gibi iklim değişikliğinin etkilerinin bu yüzyıl sonuna kadar gözle görülür olması beklenmeseydi bu diplomatik manevracılığa daha fazla tahammül edilebilirdi. Öte yandan bu verimsiz Kuzey-Güney dansı, iklim değişikliğinin tüm öfkesiyle gezegenimizin büyük çoğunu, beklenenden önce çarpmaya başlayacağının kolektif bilinciyle ele alındığında direk olarak bir suçluluk durumu haline geliyor.

 

New York ve New Jersey’i bir kaç hafta önce vuran Sandy Kasırgası, ABD’de iklim reddiyecisi ve en “benden-sonra-tufan’cı” Tea Party üyelerinin haricinde içinde yaşadığımız zamanların yeni normalinin anormal olduğuna dair tüm şüpheleri ortadan kaldırdı.

 

Sandy diğer aşırı hava olaylarının peşi sıra geldi. Temmuz’da Grönland buzullarında görülen %97’lik erime son 30 yıldır yapılan uydu gözlemlerinin belirlediklerinin hepsinden fazlaydı. Dahası ABD’de şimdiye kadar kaydedilen en yüksek sıcaklıklar bu yıl Temmuz ayında gerçekleşti. Aynı zamanda geçen sene normalde kurak olan Pekin, 1951’den beri en kötü seli yaşadı. Hindistan’da geciken muson yağmurları dört yıl içinde ikinci kez kuraklığa neden oldu. Pek çok Filipinlinin tanımlarken kullandığı şekliyle bir haftalık “isimsiz yağmur fırtınası” Manila’yı muhtemelen yakın tarihin en kötü su felaketine sürükledi. Ve geçtiğimiz sene benzer seller Tayland’da, Dünya Bankası’nın tahmin ettiği şekliyle, tarihin en masraflı dördüncü doğal felaketine yol açtı. Küresel ısınmadan en çok etkilenecek küçük ada ülkeleri için ise en son veriler 21. yüzyılın ilk on yılındaki deniz seviyesi yükselmesinin önceki tahminleri kat be kat aştığını göstermekte.

 

Abartıya düşmeyecek birisi olarak Dünya Bankası başkanı Jim Yong Kim, küresel iklim politikalarındaki gidişatın 2007’de Bali iklim görüşmelerinde belirlenen küresel ortalama sıcaklıklardaki 2 derecelik artış hedefinin çoktan imkansız olduğu ve 3 ile 3,5 derecelik bir artışın “olası” olduğunu belirtmekte. Bankanın, ortalama sıcaklıkların 4 derece arttığı bir dünyaya ilişkin son kapsamlı çalışması “4oC’lik bir dünyada toplulukların, şehirlerin ve ülkelerin ciddi kesintiler, yıkımlar ve yer değiştirmeler yaşayacağı” tespitinde bulunuyor ve şöyle sonuca bağlanıyordu “4oC’lik bir dünyada uyumun işe yarayacağına dair bir kesinlik bulunmamaktadır.

 

Bir Umut Işığı?

Öte yandan, dünyanın karanlığa gömülmek üzere olduğu diğer zamanlarda da olduğu gibi, kararlı bir eylemin olasılığına dair bir umut ışığı belirmekte.

 

Meselenin doğrusu şu ki ABD ile Çin arasında bir anlaşma olmadan iklimle ilgili bir eyleme geçilmesi mümkün değil. Eğer –meşhur Küba Füze Krizi’nde olduğu gibi – soğuk savaş esnasında başrol oyuncularını anlaşma için bir tavize zorlayan şey termonükleer savaş tehdidi olduysa Washington ve Pekin arasında iklim değişikliğinin tahmin edilemeyecek etkilerinin korkusu da benzer bir tavize yönelik bir katalizör etkisi yaratabilir. Washington’da iklim şüphecilerinin sorumsuz muhabbetleri ortamı donatırken, orada ve Pekin’deki sorumlu siyasetçiler anlamlı bir eylemin olmaması halinde nelerin gerçekleşebileceğine dair bir kaygıyı paylaşmaktalar.

 

İklim şüphecileri, siyasi fırsatçılar, şirket lobicileri ve dar vizyona sahip teknokratlar bu düğümün çözülmesi önündeki en büyük engel olarak durmaktalar. Yine de bir dizi gözlemcinin de belirttiği gibi [1] bazı belirli koşulların oluşması, her iki taraftan sorumlu liderlerin birbirlerine erişmeleri yönünde olumlu bir etki yaratabilir.

 

ABD’de buna bir örnek Sandy Kasırgasının seçim öncesi saçtığı öfke ve yeniden başkan seçilen Barack Obama’nın seçim kampanyasının bir birleşimi sayılabilir. Yeniden seçildiği kampanyanın çoğunda değinmediği iklim değişikliği meselesi, seçim sonrası basın toplantısında “iklim değişikliğinin gerçek ve insan kaynaklı olduğuna sağlam biçimde inanıyorum” sözleriyle ve ABD’nin “birşeyler yapma sorumluluğu” olduğunu tanımasıyla başkanın aklındaydı. Tabii ki iklim değişikliğini kabul etmek ve bununla ilgili küresel sorumluluk almak arasında ciddi bir uçurum var. Yine de, benzer durumdaki diğer liderlerin gösterdiği gibi, siyasi cesaret varolduğunda imkansız görülenler kısa sürede gerçeğe dönebilir.

 

Çin’de ise on yılda bir gerçekleşen bir liderlik değişim süreci an itibariye yürümekte. Uzmanlar yeni lider Xi Jinping’in iklim politikaları da dahil eski politikalardan şaşmasının beklenmediğini belirtmekteler. Fakat ne-pahasına-olursa-olsun-hızlı-büyüme şiarıyla hareket eden bir ülkede halkın artan çevre bilinci karşısında meşruiyete aç bir liderin duruma cevap verecek politikalar üretmesi beklenmeyecek de birşey değil.

 

Büyük Tavize Doğru

Çin ve ABD arasında karşılıklı ve acil seragazı salım kesintilerinin pazarlığı diğer önemli karbon kaynağı olan ülkeler için de küresel ortalama sıcaklık artışını yüzyıl sonuna kadar 2 derecenin altında tutmayı sağlayacak bir dönüm noktası olacaktır. ABD için bu 1990 seviyelerine göre en az %40-50 azaltım anlamına gelmektedir. Çin’e düşen seragazı azaltım sorumluluğu yüzdesi ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluk ve tarihsel sorumluluklar dikkate alınarak daha az olacaktır.

 

Bu ABD-Çin anlaşması diğer Ek-1 ülkelerini de içerecek biçimde – 2020 itibariyle 1990 seviyelerinden en az %40-50 oranında  seragazı salımlarının zorunlu azaltımını sağlayacak şekilde – daha geniş ve kapsamlı anlaşmanın temeli olabilir. Benzer şekilde, diğer “gelişmekte olan ekonomiler” de – Hindistan, Brezilya, Güney Afrika ve diğerleri – Çin’in durumunda olduğu gibi Ek-1 ülkelerinden daha düşük oranda olmakla birlikte zorunlu azaltıma tabi olacaktır.

 

Bu bağlayıcı taahhütler, zayıf bir pozisyonu olan Durban Platformu’nda öngörüldüğü gibi taahhüt edilmek için 2015’i, gerçekleştirilmek içinse 2020’yi beklemekten yerine azaltımlar doğrudan hayata geçirilmelidir. Buna ek olarak, düşük veya önemsiz miktarda seragazı salımına neden olan sanayileşmekte olan ülkeler, zorunlu olmamakla birlikte, tüm insanlığın faydası için Ek-1 ülkeleri ve BRICS ülkeleri ile birlikte aciliyete cevap vermek adına bağlayıcı taahhütler alabilirler.

 

Son olarak, Ek-1 ülkeleri gelişmekte olan ülkelerin iklim değişikliğine uyum sağlaması için söz verilen ama henüz tutulamayan 100 milyar dolarlık Yeşil İklim Fonu’na katkılarıni tarihsel ve güncel seragazı salımlarına göre belirlenecek şekilde acil olarak transfer etmelidir.

 

Kyoto ve Durban’ın Ötesinde

Bu yaklaşım Kyoto Protokolü’nün yanlış zamanlanmış ikinci taahhüt döneminin ve faydasız Durban Platformu çerçevelerinin ötesine geçmektedir. Tabii ki Kyoto ve Durban’da olduğu gibi görüşmelere meşruiyet ve zorunlu yaptırımlar sağlayabilmek için en iyisi bu görüşmeleri Birleşmiş Milletler şemsiyesi altında kapsamlı bir sözleşme olarak kabul etmek olacaktır. Doha görüşmelerinde bu müzakerenin yapılması için çok geç olsa bile 2013’te Doğu Avrupa’da (Polonya) düzenlenecek COP19’da onaylanacak bir şekilde Doha toplantısının hemen sonrasında bu süreç başlatılabilir.

 

Tabii ki, merkezinde Çin ve ABD arasındaki büyük bir tavizle kurulacak bir çok taraflı anlaşma tek başına negatif iklim trendlerini geriye çevirmeye yetmeyecektir. Bu durumu geriye çevirecek süreç sadece doğayı ölü metalara çevirmek yoluyla artan kâr hırsı peşinde koşan küresel kapitalist ekonominin kapsamlı bir dönüşümüyle ve doğa ve biyosfer arasında uyumlu bir ilişki kuran, eşitliği teşvik eden düşük-büyümeli bir ekonomi ile mümkün olacaktır. Yine de bahsi geçen büyük taviz kapsamlı çözümde gerekli bir adımdır.

 

Doha, G-77 ve Çin ile Ek-1 ülkeleri arasında yeni bir diplomatik kısasa kısas olacak gibi görünmekte. Fakat dünyanın sabrı, özellikle konu küresel karbon suçluları ABD ve Çin’e geldiğinde, azalmaktadır. Eğer Doha’nın yapabileceği yegane şey eski stratejilerin anlamsızlığını ve çok geç olmadan bir kırılma yaratacak yeni müzakere pozisyonlarının oluşturulmasının aciliyetini ifşa etmek ise bu diplomatik maskeli balo görevini yerine getirmiş demektir.

 

Referanslar:

 

[1]: http://thediplomat.com/2012/11/15/a-u-s-china-grand-bargin-on-climate-change/

 

Walden Bello, Filipinler Cumhuriyeti Temsilciler Meclisinin bir üyesi ve Bangkok-bazlı Focus on the Global South’ın kurucularındandır. Richard Heyderian Doğu Asya ve Orta Doğu uzmanıdır.

 

Bu makale ilk olarak 28 Kasım 2012 tarihinde Foreign Policy in Focus sitesinde (http://www.fpif.org/articles/towards_a_grand_climate_compromise) yayınlanmıştır.

Scridb filter
Twitter Digg Delicious Stumbleupon Technorati Facebook Email

No comments yet... Be the first to leave a reply!